ALMANYA’DA MIZRAK ÇUVALI DELDi AŞIRI SAĞ PARLAMENTODA

Alman kamuoyunda değil, tüm dünyada ses getirdi. Savaş sonrası bir daha toparlanamaz ve gün yüzüne çıkamaz denilen ırkçılık, sandıkta büyük bir teveccüh buldu. AfD her yedi Alman’dan birisinin oyunu almakla kalmadı, Bundestag’ta 101 koltuk elde ederek parlamentonun üçüncü gücü haline geldi. Merkel’in Partisi CDU/CSU savaş sonrası tarihinin en düşük oy seviyesine gerilerken, Schulz’ün SPD’si de Almanya’nın CHP’si olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini ortaya koydu ve yüzde yirmilik oy oranıyla tarihi bir hezimete uğradı. Yeşiller meclisin beşinci partisi olmaktan bir vekil farkı ile kurtuldu. Türkiye düşmanlığı ve PKK taraftarlığı konusunda Yeşiller ile at başı yarışan Linke (Sol Parti) ise 70 sandalye alan Yeşiller’den bir koltuk eksik kaldı ve meclisin beşinci gücü oldu.
Her Alman’ın tarihine bakarken yüzünü kızartacak katliamlara ve soykırımlara imza atan Alman aşırı sağı, günümüz insanı için ancak bir dehşet vesilesi anlamına geliyor. Hal böyleyken dahi siyasal yönlenmesini popülist söylemlere kaydıran Alman toplumunun bu eğilimini Almanya’nın şu anda içine girdiği dekadanz halinden başka bir şey ile izah etmek mümkün değil.
Alman toplumu giderek sağa evriliyor ve evrildikçe radikalleşiyor. Türkiye ise bu radikalleşen toplumu ‘karşıtlığında birleştiren’ tarihsel öteki olarak, Alman siyasetinde her zamankinden daha temel bir rol oynuyor.

Taceddin Kutay 

Bundan on sene öncesine kadar CDU-SPD ve Yeşiller’den müteşekkil iki buçuk parti ile çarkını döndüren Alman siyaseti, şu günlerde üç partiden oluşan bir koalisyon ihtimalini tartışıyor. Alman kamuoyunda ‘Jamaika koalisyonu’ olarak adlandırılan bu koalisyon, Martin Schulz’ün seçim akşamı muhalefete geçmek istediklerini açıklamasıyla Almanya’nın önündeki yegâne alternatif gibi duruyor.
24 Eylül seçimlerini sadece Alman siyaseti açısından bir tercihler dönüşümü olarak okumak çok yanlış olacaktır. Zira seçim sonuçları bize, Alman kamuoyunun giderek sağa kayan siyasi tercihlerin çok ötesinde, patolojik birtakım sıkıntılara sahip olduğunu gösteriyor. Tarih yapıcı milletler arasında en ön sıralarda yer alan Almanların bu özellikleri ile tezat teşkil eden sıkıntıları sıralamak elbette mümkün ancak bir o kadar da sıkıcı ve gereksiz olacaktır. Bununla birlikte tüm bu sıkıntıların temelinde yer alan en temel arızayı analiz etmek, seçim sonuçlarının neden AfD’yi bu kadar ön plana çıkartan bir surette şekillendiğinin cevabını da verecektir.
NEREDE O ESKİ ALMANYA?
Tarihleri rekabet ile geçmiş olan Almanlar ve Fransızlar arasındaki farkı her iki taraf da kendince ortaya koymuştur. Bununla birlikte büyük Alman filozofu Friedrich Schelling “Fransızlar bizim kültürümüze ve Almanca’ya sahip değildir. Bu, Fransızlara karşı sahip olduğumuz üstünlüğün ta kendisidir” demişti. Almanlar dilleri ile iftihar ederler; öyle ki Almanca ‘şiirin ve felsefenin dili’ olarak övülür. Bu övgü cümlesi Goethe’nin ve Kant’ın anadili olan Almanca için hiç de mübalağa sayılmaz.
Öte yandan Almanların dünya kültür tarihine armağanları yalnız büyük filozoflar ve şairlerden ibaret değildir. Barok sonrası klasik Batı müziğinin en önemli bestecilerinin anadili hep Almanca olagelmiştir. Bilimi ileri götüren, tıp, fizik, kimya, biyoloji gibi sahaları geliştiren simalar; Weber, Simmel gibi sosyologlar; Freud, Adler, Fromm, Frankl gibi psikologlar dünyayı hep Almanca tasavvur ettiler. Dünyanın son yüz elli yılına damgasını vuran Karl Marx bir Almandı. Hulasa, Almanya meziyetleri saymakla bitmeyecek büyük bir medeniyet, kültür ve düşünce havuzudur ve dünya tarihi Almanya’yı bu şekilde yad edecektir.
Bu önermeyi ifade etmeyi çok ötelemenin alemi yok, zira bizler daha şimdiden Almanya’nın bu meziyetlerini birer tarihi gerçeklik olarak kabul etmeye başladık. Ancak günümüz Almanya’sının, meziyetleri saymakla bitmez bu Almanya ile herhangi bir müşterekliği olmadığı da aşikar. II. Dünya Savaşı sonrası bilimin merkezi olma özelliğini tamamiyle Amerika’ya devreden, dünya edebiyatına hatrı sayılır bir katkı yapma özelliğini yitiren; bırakın büyük çapta müzisyenlere sahip olmayı, sınırları haricinde tanınır bir tek müzisyeni olmayan; Habermas’a yoldaşlık edecek bir filozof yetiştirememiş bir ülkedir günümüz Almanya’sı. Dünyanın herhangi bir yerinde yapılacak ufak çaplı bir kamuoyu araştırması, Alman deyince akla otomobil ve futboldan çok daha fazla şeyin gelmediğini ortaya koyacaktır büyük ihtimalle.
Gelgelelim, Almanya’nın günümüzde duçar olduğu kriz, böyle bir imaj kaybının çok ötesinde bir yerlere tekabül ediyor. 2006’dan günümüze eğitimin iyileştirilmesi için 100 milyar euro harcayan Almanya, buna rağmen bulvar gazeteleri okuyan ve çareyi popülist siyasette arayan bir topluma sahip olmaktan kurtulamadı. Bu sefer duçar olunan dert, 1930’lu yıllarda duçar olunan dertten çok ötede. Zira Almanya umudu Hitler’de aradığı 30’lu yıllarda hakikaten açlıkla boğuşan ve sömürülen bir ülke pozisyonundaydı. Böylesi bir ortamda Hitler yüzde 18’lik bir oy oranına sahip olmuş ve Alman toplumu çareyi Nasyonal sosyalizm’de bulmuştu.
Bunu yaparken Hitler’in insanlara ekmek ve refah vaat ettiğini unutmamalıyız. Nasyonal sosyalizm henüz denenmemiş bir ideoloji olarak insanlara umut vaad etmiş ve kitleler Hitler’in peşinden geri dönüşü mümkün olmayan bir şekilde yürümüşlerdi. Buna mukabil her Alman’ın tarihine bakarken yüzünü kızartacak katliamlara ve soykırımlara imza atan Alman aşırı sağı, günümüz insanı için ancak bir dehşet vesilesi anlamına geliyor. Hal böyleyken dahi siyasal yönlenmesini popülist söylemlere kaydıran Alman toplumunun bu eğilimini Almanya’nın şu anda içine girdiği dekadanz halinden başka bir şey ile izah etmek mümkün değil.
Türkiye’deki her seçim sonrası Türk insanının demokratik olgunluğunu masaya yatıran ve “Erdoğan’a oy veren yüzde 49’a karşılık, demokratik olgunluğa sahip bir yüzde 51 var” diyebilecek kadar steryotipleşen Alman siyasetinin, Alman toplumunun demokratik olgunluğunu masaya yatırma vakti geldi de geçiyor bile. Zira Alman toplumu Theodor Adorno’nun 1968 yılında yaptığı o ünlü ‘Yetkinlik Eğitimi’ konuşmasında iddia ettiği “Demokrasiyi sindirme olgunluğuna sahip olmayan ve demokrasiyi tatbik edemeyecek” toplum olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bunu yaparken de tüm dünyada takdir gören mirasından kopmaktan, tarihi tecrübelerinden ve referanslarından sapmaktan çekinmiyor.

Devamı Derin Ekonomi Dergisi Ekim 2017 sayısında…

Dikkat çekenler...