Diplomasi ‘Boğaz’dan geçer

 

Ulusal markalar yaratmak, buna meşruiyet sağlamak ve markayı konumlandırmak oldukça önemli. Ancak bazen bir ulusun, devletin bizzat kendisinin marka olduğu/olabileceği fikrinden uzaklaşıyoruz. Zira sadece ürettiğiniz teknoloji, tekstil ürünü ya da elektronik cihazda marka yaratmanız kadar mevcut sosyal kapitaliniz de marka sermayenize ekleniyor. Ve bu sermaye sizin diplomaside elinizi güçlendiriyor.

Geçtiğimiz ay Türkiye’nin güzide kentlerinden ve meşhur mutfaklarından Gaziantep’in UNESCO’nun ‘Yaratıcı Şehirler Ağı’na dahil edilmesi ve gastronomi alanında daha da iyi hizmet verebilecek olması hepimizi sevindirdi. Ancak gastronomiyi daha da farklı şekillerde avantaja çevirmek gerekir diye düşünüyorum, hele ki dünyanın en zengin ve her damak zevkine uyabilecek bir mutfağına sahip bir ülkeyken! Bu konuda en güzel örnek herhalde Fransa olur. Geçtiğimiz yıl başlatılan Goût de France (Good France) isimli uluslararası inisiyatif Fransız mutfak sanatlarını dünyada tanıtmayı amaçlıyor. Bu yıl da 21 Mart’ta başlayacak olan Goût de France etkinliği 1000 Fransız şef ve 1000 menü ile Fransız mutfağını 5 kıtada yer alan 150 diplomatik misyon aracılığıyla tanıtacak. Deyim yerindeyse ‘gastronomi seferberliği’ başlatıyor…

Yakın zamanda görevinden istifa eden Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius da geçtiğimiz yıl Versailles Sarayı’nda ilki düzenlenen etkinlikte “Gastronomi, şüphesiz diplomasinin en cazip kollarından biri” demişti.

Gastrodiplomasi aslında yabancı toplumlarla iletişim kurmak için daha yaygın bir modelle sizin mutfak kültürünüzü bir kamu diplomasisi aracına çevirmenizdir. Gastrodiplomasi rasyonel bilgi ile akılları ve kalpleri kazanmaya gücünüzün yetmediği noktalarda sizin o toplumla dolaylı bir şekilde duygusal bağ kurmanızı sağlar. Daha kalıcı kültürel bağları kurmanıza yardımcı olan bu yol planlanmış stratejilerden daha etkili olabiliyor. Hatta devlet dışı aktörler aracılığıyla insan insana bağları güçlendiriyor. Oluşan bu duygusal bağ aslında karşılıklı ekonomik ilişkilerin önünü çok daha hızlı açabiliyor. Çünkü markanız ile o pazara girmeniz, markanızı konumlandırmanız daha kolaylaşıyor. Özellikle orta büyüklükteki ülkeler, güçler için bu aracı kullanmak oldukça önemli ve avantajlı.

Süper güçler gastrodiplomasiyi belki de en efektif kullanan ülkeler. Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı daha 2012 yılında kendi mutfak diplomasisini ‘Diplomatic Culinary Partnership’ (Diplomatik Mutfak Ortaklığı) projesi ile başlatmıştı. ‘Amerikan Şefleri Kolordusu’ böylece yurt dışındaki konsolosluklar ve büyükelçiliklere giderek ‘mutfak’ üzerinden yabancı ülkelerin halkları ile kaynaşma kararı aldı. Söz konusu proje ayrıca şef-exhange programı da uyguluyor.

Tüm bunları neden anlattım, değil mi? Malum, Osmanlı gibi çok uluslu bir yapının toplumsal ve devlet mirasının üzerinde oturuyoruz. Dolayısıyla mutfağımız da çok uluslu, bazı lezzetler modifiye edilmiş. Dört mevsimin çeşitliliği mutfağımıza yansımış, hatta bu nedenle Türk mutfağının yüzyıllardır bir füzyon mutfağı olduğu söylenir. Bu zenginliğin bir sebebi de elbette bu toprakların Uzakdoğu’yu Batı’ya bağlayan İpek yolu, diğer adıyla Baharat Yolu üzerinde yer alması… Ve dünyada ticaret yolları her zaman baharat, pirinç, şeker, kahve gibi bir gıda unsuru üzerinden şekillenmiş. Bu nedenle gastrodiplomasi konusunda hızlıca harekete geçmekte, elimizdeki avantajları kullanmakta fayda var diye düşünüyorum. Çünkü diplomasi sizin başka diyarlara gitmenizi, onlara kendinizi anlatmayı gerektiriyor.

Aylardır dergimizin kapaklarında dünyada süregelen yeni ekonomik paylaşım savaşlarına, yeni enerji rotalarına dikkat çekiyoruz. Tüm bu savaşlar ülkelerin imaj yönetimini yer yer sarsıyor, sert siyasi söylemler yerine daha yumuşak argümanlar gerekiyor bazen. İşte fırsat ve işte örnekleri…

 

Dikkat çekenler...