Yeni bölgesel statükoya doğru

Derin Ekonomi’nin son Haziran sayısında bu sayfada yer alan analizde, Donald Trump’ın meşhur küre karesiyle tarih sayfalarına kaydolan Ortadoğu turunun, esasen, ABD’nin on yıllardır yatırım yaptığı Ortadoğu statükosunu restore etme amacını güttüğünü iddia söylemiştik. Geziden hemen sonra başlayan Katar ambargosu ve bugün geldiğimiz noktada Suudi Arabistan’da peş peşe yaşanan şoke edici gelişmeler bu iddiayı teyit etmiş oldu.
ABD’nin Ortadoğu ve özellikle Körfez politikası, karşılıklı güç denklemleri içinde Suudi Arabistan’ı merkeze yerleştiren, karşısına ise düşman olarak İran’ı oturtan bir yaklaşımı esas alıyor. Bu politika, 70’li yılların sonunda gerçekleşen İran İslam Devriminden bu yana cari ve bir ölçüde İsrail’in bölgedeki varlığını muhafaza etme önceliğiyle de şekilleniyor.
Devrimden sonra İran, uzun yıllar ABD’nin baş düşmanlarından biri konumundaydı. İran da buna eylemsel ve söylemsel olarak karşılık veriyor, ABD’yi baş şeytan olarak konumlandırıyordu. Son yıllarda bu karşılıklı düşmanlık, İran’ın nükleer silah geliştirme hedefi çerçevesinde yürüttüğü uranyum zenginleştirme faaliyetlerine ilişkin uluslararası tartışma ve müzakerelerle gündeme geliyordu. Bir önceki ABD Başkanı Barack Obama döneminde uzun müzakereler neticesinde varılan çok taraflı anlaşmayla İran’ın nükleer faaliyetleri uluslararası gözetim ve denetime alındı. Bu anlaşmadan da cesaret alan Obama, tıpkı Küba’yla olduğu gibi, İran’la da ezber bozan yeni ilişkiler geliştirmeye çalıştı. O dönemde İran’ın içinde bulunduğu izolasyondan sıyrılması ve uluslararası sisteme yeniden entegre edilmesi de ciddi ciddi konuşulmaya başlanmıştı ancak Trump yeni ABD başkanı seçilince, çalışmalar yarıda kaldı.
REKLAM ARASI BİTTİ
ABD yönetim aygıtının, müesses nizam da diyebileceğimiz birçok unsuru, İran’la girilen yumuşama sürecine sıcak bakmıyordu zaten. Trump’ın seçim kampanyasından başlayarak İran’a karşı sert bir tutum takınması ve bu tutumunu Körfez turunda bir araya geldiği Arap liderler eşliğinde ete kemiğe büründürmesi, Obama melteminin sona erdiğini apaçık ortaya koydu.
Son günlerde Suudi Arabistan özelinde yaşanan hızlı gelişmeleri, ABD’nin Ortadoğu’da klasik politikasına dönmesinin ve bu dönüşün İran’ın bölgedeki güç yayılımından rahatsız olan Arap liderler tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmasının tezahürleri olarak kaydetmek gerekiyor. Obama’nın İran’a ve dolayısıyla bölgeye yönelik yeni politika denemesi, hem Arap siyasi eliti arasında hem de İsrail’de büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Trump’ın bu ‘reklam arasına’ son vermesinden de çok memnunlar elbette.
Bölgede başlayan politik restorasyon dalgasının en çok ön plana çıkardığı politik figür ise Suudi Arabistan’ın henüz 32 yaşındaki veliaht prensi Muhammed bin Selman. Katar’ı İran’ın yörüngesinden Arap atmosferine çekmek amacıyla başlatılan ambargoda da, Suudi Arabistan’ın veraset sisteminin değiştirilip taht hakkının Selman bin Abdülaziz ailesinin inhisarına alınmasında da, aralarında 11 prensin olduğu, eski bakanlardan, politikacılardan ve işadamlarından oluşan yüzlerce ismin göz altına alındığı 100 milyar dolarlık yolsuzluk operasyonunda da, İsrail’in devlet olarak meşruiyetini de tanıyacak şekilde yükseltilen yeni ‘ılımlı İslam’ söylemlerinde de, İran’ın bölge gücünü kırmak için Lübnan’da yapılan girişimlerde de, perde arkasında hep Muhammed bin Selman’ın marka yüzü olduğu yeni bölgesel güç ittifakı var.
HER ŞEY YENİ BAŞLIYOR
Evet, bölgede statükoya geri dönülüyor ancak aslında her şey yeni başlıyor. Bölgede özellikle Arap Baharı’ndan bu yana devletler de dahil olmak üzere tüm siyasi güçler, meseleden meseleye değişkenlik gösteren farklı güç ittifakları içinde yer aldılar. Bir meselede kavga ettikleri bir güçle başka meselede yan yana gelmekten veya işbirliği yapmaktan imtina etmediler.
Bu akışkan hal biraz da, Arap Baharı’nın etkilerinin nereye varacağının öngörülememesinden, kimin elenip kimin ayakta kalacağının kestirilememesinden kaynaklanıyordur. Bu tarihi dönemecin dinamiklerinin henüz tam anlamıyla anlaşılamamış olması, siyasi güç odaklarını ortaya büyük iddialar koymaktan ya da bir politikaya ve cepheye büyük bir hevesle sarılmaktan alıkoyuyordu.
Yaşanan onca olaydan ve –maalesef- acıdan sonra Arap Baharı’nın ilk günlerindeki sis artık dağılıyor. Kimin ne kazandığı ve ne kaybettiği daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Farlı evsaftaki siyasi güçler de bu tablonun karşısına geçip, kalıcı bir güç denklemi şekillenmeden önce almak istediklerinin en fazlasını almaya girişecekler, bunun için kararlı ve kıyıcı olacaklar.
Bölgemizde akışkan, gelgeç, şizofrenik güç ilişkileri sona eriyor, bir an önce yerimizi almamızda, daha doğrusu doğru yerimize geçmemizde yarar var.

Dikkat çekenler...