GAZZE’DE 2 YILDIR SOYKIRIM SUÇU İŞLEYEN, SINIR KOMŞULARINI BOMBALAYAN İSRAİL, 13 HAZİRAN GÜNÜ İRAN’A YAPTIĞI SALDIRIYLA BÖLGESEL BARIŞIN EN BÜYÜK DÜŞMANI OLDUĞUNU ORTAYA KOYDU. ABD’NİN DE DAHİL OLDUĞU İSRAİL SALDIRISI, BÖLGESEL GÜVENLİK PARADİGMASINI GERİ DÖNDÜRÜLEMEZ BİÇİMDE DEĞİŞTİRİRKEN, NÜKLEER SİLAHLARIN TEK GÜVENLİK GARANTİSİ OLDUĞU FİKRİNİ GÜÇLENDİRMİŞE BENZİYOR.
SERNUR YASSIKAYA
13 Haziran günü İsrail’in İran’a saldırılarıyla Ortadoğu’da jeopolitik dengeler ve paradigma geri dönülemez biçimde değişti. Ortadoğu bölgesinin, 1. Dünya Savaşı sonrası sokulduğu Sykes-Picot kıskacını kırma ve Soğuk Savaş’ın ardından uğradığı işgal, iç savaş, suikast ve terör denkleminden çıkma çabalarının yoğunlaştığı bir anda, bölgeye dışarıdan müdahale ile kurulan ve kendisini Ortadoğu’nun bir parçası yerine Batılı ülkelerin bölgedeki bir uzantısı diye tasavvur eden İsrail’in İran’ı hedef alan 12 günlük saldırısı, sadece bölge ülkelerini değil tüm dünyayı bir bilinmezlikle karşı karşıya bıraktı.
İran’ın başkenti Tahran olmak üzere önemli şehirleri İsrail savaş uçakları tarafından vuruldu. ABD’nin, 1990’da başladığı Ortadoğu ülkelerine askeri müdahale politikasının son durağı İran oldu. İran’ın balistik füze saldırısına karşı tarihin en ağır yıkımını yaşadı. Körfez ülkeleri, kendileri için bir güvenlik şemsiyesi oluşturduğunu düşündükleri Amerikan askeri üslerinin bir tehdide dönüşebileceğini gördü. ABD ve İsrail’in, barışçıl bir nükleer programa sahip olduğunu belirten bir ülkeyi vurması; başta bölge olmak üzere dünya üzerinde nükleer silahların bir dış müdahaleyi engellemek için tek seçenek olduğu algısını somutlaştırdı. Aynı zamanda, nükleer programların Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan (UAEA) gizli yürütülmesinin de önünü açtı.
TAHRAN’IN VURULMASI PARADİGMAYI SORGULATACAK
İsrail’in Tahran, Kum, Şiraz, İsfahan ve Tebriz gibi şehirlerde gerçekleştirdiği eşzamanlı hava saldırıları, İran’ın uzun süredir inşa ettiği “bölgesel caydırıcılık” anlatısını kırdı. Bu saldırılar yalnızca nükleer tesisleri değil, aynı zamanda İran istihbarat merkezlerini, iletişim altyapısını ve askeri lojistik üslerini hedef aldı. İran halkı, ilk defa bir savaşın kendi şehir merkezlerine bu ölçüde dokunabildiğini deneyimledi. Bu durum, İran rejimi için sadece dış politikada değil, iç meşruiyet açısından da ciddi bir darbe anlamına geliyor.
Her ne kadar 12 gün süren çatışma neticesinde rejim zafer kazandığını ilan etse de, onlarca yıldır ekonomik ambargo altında olmasına rağmen yatırım yaptığı nükleer enerji, balistik füze teknolojisi ve vekil güçler üzerinden güvenlik üretme ve nüfuz etme politikasının günün sonunda Tahran’ı vurması; ödenen maddi bedele ve harcanan zamana değdi mi sorusuna yol açtı.
Unutmayalım ki dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip İran, eskiyen altyapı ve maddi darboğaz nedeniyle şehirlerinde elektrik kesintilerinin yaşandığı, hava kirliliğinin hayatı tehdit ettiği bir dönemden geçiyor. Ruhani liderliğin “direniş ekseni” stratejisi sorgulanmaya başladı. ABD’nin Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesisleri B-2 Spirit bombardıman uçakları ve uzun menzilli Tomahawk seyir füzeleriyle hedef alması, yalnızca İran’a değil, tüm Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NPT) Anlaşması’na taraf ülkelere verilmiş sert bir mesajdı: “Gizli yürütüldüğü düşünülen programlar barışçıl da olsa askeri hedef haline gelebilir.” Bu saldırı, uluslararası normları zayıflatmanın yanı sıra İran’ın nükleer programının “saldırıya davetiye çıkaran” bir yük olarak iç kamuoyunda da tartışılmasına yol açtı. Aynı zamanda, İran’ın caydırıcılık kapasitesine ne derece zarar verildiği konusunda hâlâ belirsizlik sürüyor. Bazı istihbarat raporları, Fordo’nun yer altı derinliğinden dolayı tümüyle yok edilemediğini belirtiyor.
DEMİR KUBBE YIKILDI
İran’ın karşı saldırısında kullandığı balistik füzeler, süpersonik seyir füzeleri ve aynı anda salınan kamikaze dronlar, İsrail’in ünlü hava savunma sistemini büyük ölçüde devre dışı bıraktı. ABD destekli Arrow-3 ve Demir Kubbe sistemlerinin eş zamanlı çökmesi, teknolojik üstünlük anlatısını da sorgulatır hale getirdi. Hayfa Limanı’nda meydana gelen patlama, İsrail’in ticaretini, enerji güvenliğini ve stratejik liman kapasitesini etkiledi. Bu, yalnızca askeri bir tehdit değil, aynı zamanda ekonomik bir kırılganlık işaretiydi. İsrail şehirleri tarihte ilk kez bu denli yoğun bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Netanyahu hükümeti, ülkenin korunması için ABD ve İngiltere’nin müdahalesini istedi. Washington’ın gönderdiği hava savunma sistemleri, İsrail’in şehirlerini İran füzelerinden koruyarak daha büyük bir yıkımın oluşmasının önüne geçti.
ABD ÜSLERİ ARTIK KALKAN DEĞİL, HEDEF
İran, Katar’da ABD ordusu tarafından kullanılan El-Udeyd Üssü’nü açıkça hedef alarak Körfez ülkelerine net bir mesaj verdi: ABD üsleri, size güvenlik değil potansiyel savaş getiriyor. Bu durum, Körfez ülkelerinin “dış güvenlik taşeronu” olarak ABD’ye bel bağlama siyasetinin sorgulanmasına neden oldu. Katar, Kuveyt, BAE gibi ülkelerde “ABD’nin varlığı bizi savunmaktan çok savaşa dahil ediyor” görüşü giderek ağırlık kazandı. Suudi Arabistan, Çin’in güvenlik mimarisi önerilerine daha sıcak yaklaşmaya başladı. Bu kırılma, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını hem stratejik hem politik olarak daha savunmasız hale getiriyor. Bu olayların ardından Körfez’deki savunma mimarisi bir bütün olarak gözden geçirilmeye başlandı. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, Çin ve Rusya gibi güçlerle daha fazla askeri, diplomatik ve ekonomik iş birliği yolları aramaya başladı. Çin’in 2024’te Suudi Arabistan ile yaptığı güvenlik anlaşması bu eğilimin ilk adımıydı. Şimdi bu eğilim daha da hızlanabilir. Körfez ülkeleri artık güvenliği ithal eden değil, kendi güvenlik stratejilerini şekillendiren aktörler haline gelmeye çalışıyor.
NÜKLEER SİLAH İKİLEMİ
İran gibi NPT’ye taraf ve nükleer programını barışçıl ilan eden bir ülkenin askeri müdahaleye uğraması, birçok ülke için caydırıcılığın yalnızca nükleer silah sahibi olmakla sağlanabileceği görüşünü güçlendirdi. Bu yeni algı, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölgesel aktörlerde karşılık bulabilir. Bu ülkelerin gizli ya da örtülü şekilde nükleer silah geliştirme çabalarını artırması yalnızca Ortadoğu değil, tüm dünyada silahlanma yarışını hızlandırabilir. Aynı zamanda UAEA gibi kurumların etkinliği ve tarafsızlığı da ciddi biçimde tartışma konusu haline geldi.
BÖLGEDEKİ TEK NÜKLEER TEHDİT: İSRAİL
İsrail’in tahmini 90 nükleer savaş başlığına sahip olduğu uluslararası raporlarda uzun süredir belirtilse de, bu durum genellikle “örtük caydırıcılık” stratejisiyle yönetiliyordu. Ancak İran’ın uğradığı saldırı ve İsrail’in fiili nükleer güce sahip bir devlet olarak davranması, Arap kamuoyunda ve küresel basında yeni bir algı doğurdu: “Asıl tehdit, denetime açık olan değil; nükleer cephaneliği gizli tutan aktör.” Bu algı, İsrail’in bölgesel diplomatik manevra alanını daraltabilir. Ayrıca İsrail’in bu kapasitesinin artık Batı’nın dahi kamuoyunda sorgulanması, Batı-İslam dünyası arasında yeni bir meşruiyet krizi yaratabilir.
Devamı Z Raporu Dergisi Temmuz 2025 sayısında…
