KÜRESEL SİSTEMDE SON YILLARDA YAŞANAN GELİŞMELER, GÜÇ DENGELERİNİN KÖKLÜ BİÇİMDE DEĞİŞTİĞİNİ GÖSTERİYOR. ÖZELLİKLE ORTA DOĞU MERKEZLİ KRİZLER VE BÜYÜK GÜÇLERİN BU KRİZLERE VERDİKLERİ TEPKİLER, ARTIK TEK BİR AKTÖRÜN MUTLAK BELİRLEYİCİ OLDUĞU BİR DÜZENİN GERİDE KALDIĞINA İŞARET EDİYOR. BU ÇERÇEVEDE EN ÇOK TARTIŞILAN SORULARDAN BİRİ, ABD’NİN GÖRECE SINIRLANAN ETKİSİNİN ARDINDAN ORTAYA ÇIKAN ALANI KİMİN DOLDURDUĞU VE ÇİN’İN BU SÜREÇTE NASIL BİR ROL ÜSTLENDİĞİDİR.
SERNUR YASSIKAYA
ABD’nin İsrail’in talebiyle başlattığı İran savaşı ikinci ayı geride bırakırken, Washington’ın Trump yönetimiyle birlikte küresel alanda düzen kuran değil düzen bozan bir hegemonik güce evrilmesi, uluslararası sistemde beklenmedik bir güç boşluğunun oluşmasına neden oldu. Kimi uzmanlar bu durumu İngiltere’nin küresel güç statüsünü bırakmak zorunda kaldığı 2. Dünya Savaşı ve 1956 yılında yaşanan Süveyş Krizi ile karşılaştırırken, kimileri de Batılı bir gücün doğulu bir güç karşısında yenilgiye uğradığı 1905 yılında gerçekleşen Rus-Japon savaşı ile karşılaştırarak, Washington’ın İran karşısında yaşadığı “stratejik yenilginin” kazananının Çin olduğuna işaret ediyor. ABD’nin son 80 senede hiç olmadığı kadar askeri seçeneği öne koyan ve hegemonik konumunu bu yolla korumayı amaçlayan politikaları karşısında Çin’in küresel barış ve istikrarı korumaya yönelik açıklamaları, terazinin dengesini Washington’dan Pekin’e kaydırdığı görülüyor. Son bir yılda, ABD ile sorunlar yaşayan başta Batılı ülke liderlerinin Pekin’in kapısını çalması da, taraflara yönelik algıda yaşanan değişimi göz önüne seriyor.
KAPASİTESİNİN SINIRLARINA GELDİ
ABD uzun yıllar boyunca askeri kapasitesi, yumuşak güç unsurları, küresel ittifak ağı ve finansal sistem üzerindeki hâkimiyeti sayesinde uluslararası düzenin ana belirleyicisi oldu. Ancak son dönemde özellikle Donald Trump döneminde belirginleşen dış politika refleksleri ve devamında gelen gelişmeler, bu gücün sahada her zaman istenen sonuçları üretmediğini ortaya koydu. Orta Doğu’da İran ile yaşanan gerilimler bu durumun en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. ABD’nin askeri ve ekonomik baskısına rağmen İran’da rejim değişikliği gerçekleşmedi, nükleer program tamamen durdurulamadı ve Tahran’ın bölgesel etkisi kırılmadı. Dahası, küresel enerji ticareti açısından kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol meselesi de Washington açısından tartışmalı bir başlık olarak varlığını sürdürdü. Bu tablo, ABD’nin gücünün kullanım biçiminin sınırlarına ulaştığını gösteriyor.
BOŞLUK VE DÖNÜŞÜM
Washington hâlâ dünyanın en büyük askeri bütçesine sahip, küresel finans sisteminin merkezinde yer alıyor ve teknoloji üretiminde lider aktörlerden biri olmayı sürdürüyor. Ancak uzun süreli çatışmaların yarattığı ekonomik maliyetler, iç politik baskılar ve asimetrik tehditler karşısında yaşanan zorlanma, ABD’nin hareket alanını daha seçici kullanmasına neden oluyor. Bu durum, uluslararası sistemde bir “boşluk” oluştururken diğer taraftan bir “dönüşüm” yaşandığını düşündürüyor.
EKONOMİ ÜZERİNDEN TESİR
Tam da bu dönüşüm sürecinde Çin’in yükselişi dikkat çekici bir nitelik kazanıyor. Çin, ABD’den farklı olarak askeri müdahaleyi önceleyen bir strateji yerine ekonomik, diplomatik ve yapısal araçlara dayanan daha dolaylı bir güç projeksiyonu izliyor. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden Asya, Afrika ve Avrupa’da kurduğu altyapı ağları, Pekin’e yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir etki alanı sağlıyor. Bu yaklaşım, klasik askeri üslenmeden daha kalıcı ve derin bir bağımlılık ilişkisi yaratma potansiyeli taşıyor.
ÇOK YÖNLÜ DENGE POLİTİKASI
Enerji güvenliği meselesi de Çin’in stratejisinin merkezinde yer alıyor. Orta Doğu’daki istikrarsızlık, Pekin için hem risk hem de fırsat anlamına geliyor. Çin, bölgedeki farklı aktörlerle dengeli ilişkiler kurarak enerji akışını garanti altına almaya çalışıyor. Bu noktada İran ile ilişkilerini sürdürürken aynı zamanda Körfez ülkeleriyle ekonomik iş birliklerini derinleştirmesi, çok yönlü bir denge politikası izlediğini gösteriyor. Böylece Çin, tek bir blokla özdeşleşmek yerine farklı güç merkezleri arasında esnek bir pozisyon alıyor.
Diplomatik alanda da Çin’in daha görünür hale geldiği söylenebilir. Özellikle Orta Doğu’da arabuluculuk girişimleri, Pekin’in yalnızca ekonomik değil siyasi bir aktör olarak da konumlanmaya başladığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, ABD’nin askeri ağırlıklı stratejisinden belirgin biçimde ayrılıyor. Çin, krizleri doğrudan çözmekten ziyade yönetilebilir seviyede tutmayı ve istikrarı ekonomik çıkarlarıyla uyumlu bir çerçevede sağlamayı tercih ediyor.
RUSYA İLE İLİŞKİLER
Bu süreçte Rusya ile Çin arasındaki ilişki de dikkatle analiz edilmesi gereken bir boyut taşıyor. Her iki ülke de ABD’nin küresel etkisinin sınırlandığı alanlardan fayda sağlıyor gibi görünse de stratejik hedefleri tam anlamıyla örtüşmüyor. Rusya daha çok askeri ve jeopolitik etki alanını genişletmeye odaklanırken, Çin uzun vadede ekonomik ağlar üzerinden sistem kurucu bir güç olmayı hedefliyor. Bu nedenle Çin’i yalnızca ABD karşıtı bir blok içinde değerlendirmek, onun daha geniş ve esnek stratejik vizyonunu gözden kaçırmak anlamına gelebilir.
RAKİBİN STRATEJİK HATALARI
Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları, bu yeni güç mücadelesinin somutlaştığı alanlar olarak öne çıkıyor. Küresel petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bu dar hat üzerindeki kontrol tartışmaları, yalnızca bölgesel değil küresel sonuçlar doğuruyor. Eğer İran bu bölgede fiili bir etki kapasitesi sergileyebiliyorsa, bu durum enerji piyasalarından deniz güvenliğine kadar geniş bir yelpazede dengeleri etkiliyor. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı gemi trafiğine kapaması karşısında ABD’nin masaya koyduğu seçeneklerin yetersiz kalması ve Washington’ın Pekin’i müzakerelere dahil ederek sonuç alma çabası tartışmaları da beraberinde getirdi. Çin açısından bakıldığında bu durum stratejik rakibin yaptığı hatalar üzerinden yıprandığı bir süreci gösterirken tedarik zincirlerini çeşitlendirme, uzun vadeli anlaşmalar yapma ve diplomatik ilişkileri güçlendirme yoluyla yönetilmesi anlamına geliyor. Bu noktada Çin’in “düzen belirleyici güç” olup olmadığı sorusu daha karmaşık bir hal alıyor. Pekin, açık bir güç rekabetine girmek yerine mevcut sistemi dönüştürmeyi, alternatif ağlar kurmayı ve ekonomik bağımlılık üzerinden etki yaratmayı tercih ediyor. Bu nedenle Çin’i yalnızca düzen kurucu olarak tanımlamak yerine, “sistem dönüştürücü” bir aktör olarak görmek de mümkün.
Devamı Z Raporu Mayıs 2026 Sayısında…
