ABD’NİN İRAN’I HEDEF ALAN SAVAŞI, YALNIZCA BÖLGESEL DENGELERİ DEĞİL KÜRESEL DÜZENİN TEMEL DİNAMİKLERİNİ DE SARSIYOR. HEGEMON GÜCÜN ROLÜNDEN ASKERİ TEKNOLOJİLERİN DOĞASINA, ENERJİ GÜVENLİĞİNDEN STRATEJİK SU YOLLARININ ÖNEMİNE KADAR BİRÇOK ALANDA YENİ BİR DÖNEMİN KAPISINI ARALADI. ABD KÜRESEL DÜZENDEKİ KLASİK ROLÜNÜ TERK EDERKEN, JEOPOLİTİK SAHNEYE GÜÇLÜ BİR GERİ DÖNÜŞ YAPIYOR.
SERNUR YASSIKAYA
28 Şubat günü İsrail’in teşvikiyle ABD’nin İran’a açtığı savaş kısa sürede bölgesel sınırları aşarken, yalnızca askeri dengeleri değil, küresel sistemi de derinden etkiliyor. Geçen dört haftada, ABD’nin “stratejik yenilgisi” yaşanırken, uluslararası sisteme dair dönüşüm işaretleri de alındı. Özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gelişmeler, 21. yüzyıl jeopolitiğinin kırılganlığını ve yeni güç parametrelerini açık biçimde ortaya koydu. Savaşın ilk haftalarından itibaren enerji akışının kesintiye uğraması, deniz ticaretinin durma noktasına gelmesi ve Körfez ülkelerinin doğrudan hedef haline gelmesi, bu çatışmayı klasik bir bölgesel savaşın ötesine taşıdı. Bu süreçten çıkarılabilecek beş temel ders, hem mevcut uluslararası düzenin dönüşümünü hem de gelecekteki çatışmaların doğasını anlamak açısından kritik öneme sahip.
“DÜZEN BOZUCU” AKTÖR ABD
İran savaşı, ABD’nin küresel sistemdeki rolünün köklü biçimde değiştiğini gösteren en önemli kırılmalardan biri oldu. Savaşın zamanlaması ve yöntemi, özellikle diplomatik süreçler devam ederken gerçekleştirilen saldırılar, Washington’ın artık uluslararası hukuku ve normları önceleyen bir güç olmaktan uzaklaştığını ortaya koydu. Nitekim ABD’nin Mart 2026’da İran’ın en kritik enerji ve askeri merkezlerinden biri olan Hark Adası’na yönelik geniş çaplı bombardımanı, 90’dan fazla hedefin imha edilmesiyle sonuçlandı. Bu operasyon, sadece askeri bir hamle değil, aynı zamanda enerji güvenliği üzerinden küresel baskı kurma girişimi olarak değerlendirildi. Daha da çarpıcı olan, ABD Başkanı’nın Hürmüz Boğazı’nı açmaması halinde İran’ın enerji altyapısını “yok etme” tehdidinde bulunmasıydı. Bu yaklaşım, “güç yoluyla barış” söyleminin pratikte doğrudan askeri şantaja dönüştüğünü gösterdi. ABD Başkanı, kendini tutamayarak, NATO’yu “kağıttan kaplan” ifadesiyle hedef aldı. Gelişmeler neticesinde ABD, kuralları belirleyen bir hegemon olmaktan ziyade, belirsizlik ve risk üreten bir aktöre dönüşmüş görünmektedir.
“GÜVENLİK ŞEMSİYESİ” DEĞİL “TEHDİT ÇARPANI”
Savaşın en dikkat çekici sonuçlarından biri, ABD’nin denizaşırı askeri varlığının ev sahibi ülkeler için bir güvenlik garantisi olmaktan çıkması oldu. Aksine, bu üsler doğrudan hedef haline gelerek ilgili ülkeleri çatışmanın ön cephesine sürükledi. İran’ın savaş boyunca Körfez bölgesindeki ülkelere yönelik drone ve füze saldırıları gerçekleştirmesi bu durumu açıkça ortaya koydu. Örneğin Umman’daki limanlar ve tankerler doğrudan hedef alınmış, saldırılarda can kayıpları yaşandı. Aynı şekilde Kuveyt, Katar ve BAE’deki ABD bağlantılı hedeflere yönelik saldırılar, bölgeyi fiilen savaş alanına dönüştürdü. Bu süreçte ABD’nin müttefiklerini ve hatta kendi üslerini tam anlamıyla koruyamaması, “güvenlik sağlayıcı güç” imajını ciddi biçimde zedeledi. Körfez ülkeleri açısından bakıldığında, ABD ile kurulan askeri ittifakın artık bir sigorta değil, bir risk faktörü olduğu gerçeği ortaya çıktı. 28 Şubat’ta başlayan savaş, “ABD’nin dokunulmazlığı” imgesini derinden sarstı.
DRONE’LAR VE YAPAY ZEKÂ
İran savaşı, modern savaşın doğasının köklü biçimde değiştiğini bir kez daha kanıtladı. Özellikle İran’ın ürettiği Şahid tipi düşük maliyetli drone’ların yüksek maliyetli konvansiyonel sistemlere karşı oluşturduğu asimetrik tehdit ve üstünlük savaşın en belirleyici unsurlarından biri haline geldi. İran’ın hem Körfez’deki hedeflere hem de deniz trafiğine yönelik yoğun drone saldırıları, ticaretin durma noktasına gelmesine neden oldu. Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiğinin yüzde 100’e varan oranlarda düşmesi, bu sistemlerin etkisini net biçimde ortaya koydu. Bununla birlikte ABD’nin yürüttüğü operasyonlarda yapay zekâ destekli hedefleme ve planlama sistemlerini aktif biçimde kullandığına dair bulgular, savaşın yeni bir evreye geçtiğini gösteriyor. Yapay zekâ artık sadece destekleyici değil, doğrudan savaşın yönetiminde belirleyici bir unsur haline gelmiş durumda. Bu tablo, gelecekte savaşların daha ucuz, daha erişilebilir ve daha öngörülemez hale geleceğini ortaya koymaktadır.
“GÜVENLİ LİMAN” EKONOMİLERİNİN SONU
Küresel ekonomi açısından en çarpıcı sonuçlardan biri, “istikrar adası” olarak görülen küçük ve zengin ülkelerin artık bu statülerini koruyamayacaklarının ortaya çıkmasıdır. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları ve enerji altyapısını hedef alması, bu ülkelerin yatırım cazibesini ciddi biçimde sarstı. Özellikle LNG üretiminin durması ve enerji tesislerinin hedef alınması, küresel tedarik zincirlerinde büyük kırılmalara yol açtı. Bu süreçte uluslararası şirketler ve yatırımcılar, Katar, BAE ve Bahreyn gibi ülkelerdeki varlıklarını yeniden değerlendirmeye başladı. Çünkü artık bu ülkeler, büyük güçlerin çatışmasından izole “güvenli bölgeler” değil, doğrudan hedef haline gelen riskli coğrafyalar olarak görülüyor. Dolayısıyla yeni dönemde yatırım kararlarının belirleyici unsuru ekonomik fırsatlar değil, doğrudan güvenlik kapasitesi olacaktır. Gelişme, hegemonya mücadelesinde Güneydoğu Asya’daki ABD müttefiklerinin, Çin’e karşı nasıl bir güvenlik teminatı içinde olduğu sorusuna da sebep oldu. İran’ın sınırlı kapasitesine dahi cevap vermekte zorlanan ABD’nin, Pekin’den yönelik bir askeri müdahale karşısında hangi opsiyonlara sahip olduğu derin bir kuşkuyu beraberinde getirdi.
Devamı Z Raporu Nisan 2026 Sayısında…
