DEHŞET DENGESİNE DÖNÜŞ

“DEHŞET DENGESİ” KAVRAMI, SOĞUK SAVAŞ’IN KARANLIK AMA İSTİKRAR SAĞLAYICI MEKANİZMASINI İFADE EDER. BUGÜN BU KAVRAMIN YENİDEN GÜNDEME GELMESİ, ULUSLARARASI SİSTEMİN HIZLI BİR DÖNÜŞÜM İÇİNDE OLDUĞUNUN İŞARETİ. BÜYÜK GÜÇLER ARASINDAKİ REKABET SERTLEŞİRKEN, NÜKLEER SİLAHLAR YALNIZCA CAYDIRICILIĞIN DEĞİL, AYNI ZAMANDA DIŞ POLİTİKADA BASKI VE SİNYAL VERME ARAÇLARININ BİR PARÇASI HÂLİNE GELİYOR.

SERNUR YASSIKAYA

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistemin temel beklentisi, büyük güçler arasındaki stratejik rekabetin giderek yumuşayacağı ve nükleer silahların geri planda kalacağı yönündeydi. Ancak son yıllarda jeopolitik fay hatlarının yeniden belirginleşmesi, büyük güçlerin askerî kapasitelerini hızla modernize etmesi ve nükleer doktrinlerin giderek agresifleşmesi, bu iyimser beklentileri gölgelemeye başladı. Özellikle ABD’nin nükleer doktrininde yeniden sertleşme sinyalleri veren açıklamalar ve bu açıklamaların Çin ile artan rekabet bağlamında yorumlanması, dünyanın Soğuk Savaş döneminin temel stratejik mantığı olan “karşılıklı garantili imha” ve “dehşet dengesi” dinamiklerine geri dönebileceği yönünde endişelere yol açıyor.

YENİ JEOPOLİTİK GERÇEKLİK

21. yüzyılın ikinci çeyreği, uluslararası düzenin dönüşümünü hızlandıran üç ana yapısal gelişmeye tanıklık ediyor. Birincisi, ABD–Çin rekabetinin küresel sistemin temel ekseni hâline gelmesi. Ekonomik, teknolojik ve askerî alanlarda giderek sertleşen rekabet, yalnızca Pasifik bölgesini değil, Avrupa’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyayı etkiliyor. İkincisi, Rusya’nın revizyonist stratejisi. Nükleer caydırıcılığı ulusal güvenliğinin merkezine koyan Moskova, konvansiyonel alandaki zayıflıklarını nükleer kapasiteyle telafi etmeye çalışıyor. Üçüncüsü ise orta ölçekli güçlerin nükleer kapasite arayışları. Kuzey Kore’nin statüsünü pekiştirmesi, Hindistan’ın artan kapasitesi, İran’ın nükleer programı ve diğer bölgesel güçlerin kapasitelerini artırmaya yönelik hamleleri, küresel nükleer yönetim rejimini zorluyor. Bu üç faktör, nükleer silahların stratejik düşüncedeki ağırlığını yeniden artırırken, Soğuk Savaş’ın son evresinde görülen silahsızlanma eğilimlerini tersine çeviriyor.

GÜÇ YOLUYLA BARIŞ

ABD’nin siyasi tarihinde askerî güç kapasitesini artırarak rakipleri caydırmaya dayalı “peace through strength” (güç yoluyla barış) yaklaşımı özellikle Ronald Reagan döneminde belirginleşmişti. Reagan yönetimi, devasa bir silahlanma programına girişmiş; stratejik füze savunma sistemleri, uzay programı ve nükleer modernizasyon yoluyla Sovyetler Birliği’ne karşı baskıyı artırmıştı. Bu strateji, destekçilerine göre Soğuk Savaş’ın barışçıl şekilde sona ermesini sağlayan ana unsurlardan biri oldu. Günümüzde benzer söylemlerin yeniden gündeme gelmesi, hem iç politikadaki güvenlik odaklı taleplere hem de dış politikada Çin ve Rusya gibi aktörlerle artan rekabete bağlanıyor. Buna ek olarak hipersonik silah teknolojileri, insansız stratejik platformlar ve yeni nesil balistik füze sistemleri gibi alanlarda yaşanan gelişmeler, nükleer kapasitenin yalnızca niceliksel değil, niteliksel olarak da modernize edilmesini teşvik ediyor.

NÜKLEER TESTLERİN STRATEJİK ANLAMI

Nükleer testlerin yeniden gündeme gelmesi –gerçekleşsin ya da gerçekleşme ihtimali konuşulsun– uluslararası güvenlik mimarisi açısından üç sonuç doğurduğu biliniyor:

  1. Psikolojik Caydırıcılık:
    Büyük güçler, kapasitelerini göstermek için testleri bir sinyal mekanizması olarak kullanır. Test yapılması, teknolojik ilerleme kadar politik kararlılık göstergesidir.

  2. Silah Kontrol Rejimlerine Darbe:
    Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması (CTBT) yürürlüğe girmemiş olsa da büyük güçlerin uzun yıllardır gönüllü moratoryuma uyması, küresel istikrarın önemli bir parçasıydı. Testlerin geri dönmesi, bu normu kırar.

  3. Zincirleme Reaksiyon Riski:
    Bir büyük güç nükleer test yaparsa, diğer güçlerin aynı yolu izleme ihtimali artar. Bu ise silahlanma sarmalını hızlandırır.

Dolayısıyla testlerin yeniden başlatılma ihtimalinin dahi tartışılması, küresel sistemdeki kırılgan güvenlik dengelerine doğrudan etki eder.

ÇİN FAKTÖRÜ VE STRATEJİK HESAPLAR

ABD’nin nükleer kapasitesini artırma yönündeki sinyalleri, çoğu uzman tarafından Çin’in hızla büyüyen nükleer cephanesiyle ilişkilendiriliyor. Çin, uzun yıllar “asgari caydırıcılık” doktrinine bağlı kalmış olsa da son dönemde silo inşaatlarını artırması, denizaltı tabanlı sistemleri çeşitlendirmesi ve hipersonik platformlarda ilerleme kaydetmesi, Pekin’in daha geniş ölçekli bir caydırıcı kapasite hedeflediğini ortaya koyuyor. Bu durum, ABD’nin geleneksel iki cepheli stratejik planlamasını zorlaştırıyor. Soğuk Savaş döneminde Washington yalnızca Moskova’yı dengelemek zorundayken, bugün hem Rusya hem de Çin nükleer alanda ABD’den bağımsız stratejik planlar geliştiriyor. Bu nedenle ABD’nin stratejik çevrelerinde “üçlü nükleer rekabet” (trilateral nuclear competition) kavramı giderek daha sık dile getiriliyor.

Devamı Z Raporu Dergisi Aralık 2025 sayısında…

Dikkat çekenler...