ÜRETİM MALİYETLERİNDEKİ ARTIŞ VE KÜRESEL TİCARETTE YAŞANAN REKABET GÜCÜNDEKİ ERİME TÜRKİYE’DE EMEK YOĞUN SEKTÖRLERDEN ÇIKIŞ TARTIŞMALARINI BİR KEZ DAHA ALEVENDİRDİ. UZMANLARA GÖRE ÇÖZÜM, EMEĞİ TASFİYE EDEN ANİ ÇIKIŞLAR DEĞİL; TEKNOLOJİ, TASARIM, DİJİTALLEŞME VE MARKALAŞMA YATIRIMLARIYLA EMEĞİ KATMA DEĞERLE GÜÇLENDİREN KADEMELİ BİR DÖNÜŞÜM…
GİZEM TÜMBAY KOÇAK
Türkiye’de artan üretim maliyetleri, “emek yoğun sektörlerden çıkış” tartışmasını giderek daha sert bir ikilem üzerinden yürütüyor: Ya düşük ücretli üretime mahkûm kalmak ya da yüksek teknolojiye sıçramak…
Son dönemde emek yoğun sektörlerden çıkış tartışması, Türkiye’de hızla artan üretim maliyetleri ve buna eşlik eden rekabet gücü kaybı üzerinden gündeme geliyor. Özellikle asgari ücret artışları, sosyal güvenlik primleri, enerji ve finansman maliyetleriyle birleştiğinde, emek yoğun sektörlerde birim maliyetleri belirgin biçimde yukarı çekiyor. Sıkı para politikasıyla birlikte döviz kurlarında yaşanan stabilite ve beraberindeki TL’de yaşanan değerlenme, ihracatçının küresel rekabet gücünün zayıflamasına yol açıyor. Kur artışının enflasyonun gerisinde kalması ihracatçının küresel ticarette rekabet gücünün erimesine yol açtı. Öte yandan kurdaki yükselişin yurt içinde enflasyonu körüklemesi nedeniyle büyük bir ikilem yaşanıyor. Büyük bir kesim çözümün ancak emek yoğun sektörlerden yüksek teknoloji üretimine geçmek olduğunu belirtiyor. Fakat Türkiye’de başta tekstil ve hazır giyim olmak üzere emek yoğun sektörlerin üretimdeki ve istihdamdaki payı yüksek. Bu sektörlerden çıkış gerek sanayide gerekse istihdamda büyük kayba yol açmasından endişe ediliyor.
Emek yoğun sektörlerde işçilik maliyetlerinin toplam maliyetler içindeki payının yüksek olması nedeniyle ücret artışları bu sektörleri diğerlerine kıyasla çok daha doğrudan ve sert biçimde etkiliyor. Türkiye’de ücret düzeyi hızla yükselirken, aynı dönemde verimlilik artışları bu yükselişi dengeleyecek ölçüde gerçekleşmiyor. Bu da birim işçilik maliyetlerini yukarı taşıyarak Türkiye’yi, özellikle Asya ve Afrika’daki düşük ücretli üretim merkezleri karşısında dezavantajlı bir konuma itiyor.
Buna ek olarak uzun süre değerli seyreden Türk lirası, ihracatçı sektörlerin fiyat rekabetini zayıflatarak Türkiye’yi küresel pazarlarda daha pahalı bir üretim üssü haline getiriyor. Hal böyle olunca, düşük maliyet avantajına dayalı rekabet stratejisinde aşınma başlıyor ve Türkiye’nin geleneksel rekabet alanları giderek daralıyor. Türkiye’de asgari ücret Euro bazında 650 euro seviyesinde. Emek yoğun sektörlerde Türkiye’ye rakip olan ülkelerin çoğunda ise ücretler daha düşük seviyede. Örneğin Çin’de ücretler 335 euro iken Mısır’da 125 euro seviyesinde. Bu da emek yoğun sektörler açısından Türkiye’yi üretimde pahalı bir ülke haline getiriyor. Ancak asgari ücrette büyük bir ikilem de yaşanıyor. Ücretler çalışanlar açısından yetersiz bulunurken işveren açısından ise yüksek bulunuyor. Burada teorik olan çözüm ancak işçi başına düşen ve birim zamanda yapılan üretimin katma değerini yükseltmekten yani verimlilik artışından geçiyor. Burada çözümü kimi yüksek teknolojiye kaymaktan geçtiğini belirtirken kimisi ise emek yoğun sektörlerde dönüşümden yana.
EMEK YOĞUN SEKTÖRLERDEN ÇIKIŞ YERİNE DÖNÜŞÜM MÜMKÜN MÜ?
Kırklareli Üniversitesi’nden Doç. Dr. Barış Aytekin’e göre, özellikle hizmetler sektöründe verimlilik artışlarının sınırlı kalması, emek yoğun uzmanlaşma modelinin yapısal sınırlarını giderek daha görünür hale getiriyor. Aytekin, mevcut koşullar altında emek yoğun uzmanlaşmanın kısa vadede tamamen terk edilmesinin gerçekçi görünmediğini söylerken, bu yapının dönüştürülmesinin ise zorunluluk haline geldiğini vurguluyor.
Bu noktada TİM Tekstil ve Hammaddeleri Sektör Kurulu Başkanı Ahmet Fikret Kileci ise Türkiye’nin tekstil ve hazır giyim gibi emek yoğun alanlarda milyarlarca dolarlık yatırım birikimi, güçlü bir bilgi altyapısı ve köklü bir üretim kültürüne sahip olduğunu vurguluyor. Bu nedenle sektörleri bir anda terk etmenin ya da yok saymanın gerçekçi olmadığını belirten Kileci’ye göre doğru yaklaşım, üretim modelini emek yoğun aşamalardan başlayarak kademeli biçimde dönüştürmek. Kileci, “Elinizde 100 birimlik iş varken bunu bir anda sıfıra düşüremezsiniz; planlı ve yumuşak bir geçiş gerekir” diyerek sürecin yönetilme biçimine dikkat çekiyor.
Türkiye’nin küresel tedarik zincirlerindeki rolü de bu çerçevede yeniden tanımlanıyor. Avrupa’ya yakınlık, hızlı teslimat, esnek üretim kabiliyeti ve kalite standartları Türkiye’nin önemli avantajları arasında yer alsa da bu avantajların sürdürülebilirliği doğrudan katma değerli üretime geçişle bağlantılı kalıyor. Kileci’ye göre rekabet yalnızca coğrafyayla değil, nasıl ve neyin üretildiğiyle belirleniyor. Emek yoğun aşamalarda rekabet gücü zayıflıyorsa çözüm Türkiye’den tamamen çekilmek değil, üretim modelini yeniden kurgulamak olmalı. Bu çerçevede bazı emek yoğun aşamalarda kontrollü ve entegre ortak üretim modelleri gündeme gelebilirken, tasarım, Ar-Ge, kalite, standart yönetimi ve tedarik zinciri koordinasyonu gibi katma değerli halkaların Türkiye’de kalması kritik önem taşıyor.
