BUSAN’DAKİ TRUMP–Şİ BULUŞMASI, İKİ SÜPER GÜCÜN KARŞILIKLI BAĞIMLILIKLA ÖRÜLÜ REKABETİNİ SAKİNLEŞTİREN KISA SÜRELİ BİR MOLA SUNUYOR. WASHINGTON TARİFELERİ DÜŞÜRÜRKEN, PEKİN NADİR ELEMENT KISITLAMALARINI ASKIYA ALDI; ANCAK ÇİP, YAPAY ZEKÂ VE DİJİTAL GÜVENLİK GİBİ STRATEJİK ALANLARDA ÇÖZÜMSÜZLÜK DEVAM EDİYOR. TARAFLARIN İÇ EKONOMİK BASKILAR NEDENİYLE ATTIĞI BU SINIRLI ADIMLAR, KÜRESEL TEDARİK ZİNCİRLERİNİN KIRILGANLIĞINI VE YAPAY ZEKÂ EKSENİNE TAŞINAN YENİ GÜÇ MÜCADELESİNİN GİDEREK SERTLEŞTİĞİNİ GÖSTERİYOR.
FATMA NUR DİNÇ
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 30 Ekim 2025’te Güney Kore’nin Busan kentinde bir araya gelerek uzun süredir devam eden ticaret gerilimlerine ara veren bir anlaşmaya imza attı. Altı yıl aradan sonra gerçekleşen yüz yüze buluşmada ABD, Çin mallarına uyguladığı gümrük vergilerini yüzde 57’den 47’ye düşürürken; Pekin, nadir toprak elementleri üzerindeki ihracat kısıtlamalarını askıya aldı, fentanil akışıyla mücadele ve tarımsal ticaretin genişletilmesi gibi başlıklarda Washington’la uzlaştı. Buna karşın çip, yapay zekâ ve TikTok gibi stratejik alanlarda somut bir ilerleme sağlanamadı. Bu nedenle Busan görüşmesi, kalıcı bir uzlaşıdan çok, rekabetin kontrol altına alındığı kırılgan bir ateşkes olarak öne çıkıyor.
Busan’daki bu geçici yumuşamayı Trump’ın dış politikadaki karakteristik “kriz üretip kriz çözme” döngüsünün yeni bir halkası olarak nitelendiren Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Barış Adıbelli’ye göre, Washington’un Çin’e karşı yürüttüğü ekonomik savaş basit bir ticari çekişme değil; Pekin’in küresel yükselişini ABD lehine yavaşlatmayı hedefleyen yapısal bir mücadele. Bu çerçevede Busan uzlaşısı, iki ülkenin birbirine bakışını değiştiren bir dönüm noktası değil; sadece taraflara nefes alacak sınırlı bir alan açan taktiksel bir ara dönem.
Asya Pasifik Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Selçuk Çolakoğlu ise ABD–Çin hattındaki kırılmanın 2018’de başlayan ticaret savaşıyla belirginleştiğini, karşılıklı tarife hamlelerinin ilişkileri kalıcı şekilde sertleştirdiğini hatırlatıyor. Trump’ın birinci döneminde imzalanan ticaret anlaşmasına rağmen ABD’nin Çin’e karşı ticaret açığının büyümeyi sürdürmesi, Washington açısından yapısal bir sorun olarak öne çıkıyor. Pandemi süreciyle birlikte karşılıklı güvenin daha da aşındığını, Biden döneminde diyalog kanallarının uzun süre sınırlı kaldığını vurgulayan Çolakoğlu, Trump’ın ikinci kez iktidara gelişiyle tarifelerin yeniden küresel çapta devreye sokulmasının yalnızca Çin’le değil, müttefiklerle de gerginliği artırdığını belirtiyor. Ona göre Busan’daki uzlaşma, bu nedenle kalıcı bir iyileşmeden çok, daha belirsiz ve riskli bir döneme geçişin işareti.
İstanbul Gedik Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sibel Karabel ise Busan’ın yarattığı “geçici normalleşme” algısına temkinli yaklaşıyor. Karabel’e göre tarafların attığı adımlar, gerilimi kalıcı biçimde azaltmaktan ziyade her iki ülkenin kendi iç ekonomik baskılarını yönetme ihtiyacının sonucu. ABD’nin müttefiklerinden beklentileri ile Çin’in Asya-Pasifik merkezli tedarik ağları arasındaki jeoekonomik gerilimin sürdüğünü hatırlatan Karabel, “Busan, ilişkilerin kırılgan bir dengeye oturduğu kısa bir duraklama; yapısal rekabet olduğu yerde duruyor. Ekonomik normalleşme söylemi abartılmamalı” değerlendirmesinde bulunuyor.
KONTROL KİMDE?
Görüşmenin en sert pazarlık alanı nadir toprak elementleri oldu. Çin, galyumdan germanyuma, antimondan grafite kadar stratejik önemdeki metallere yönelik ihracat kısıtlamalarını bir yıl süreyle askıya aldı. Beyaz Saray bu adımı “kontrollerin fiilen kaldırılması” şeklinde yorumlasa da, küresel üretimde yaklaşık yüzde 69, işleme kapasitesinde ise yüzde 90 paya sahip olan Pekin’in bu alandaki belirleyici gücü değişmiş değil. ABD açısından bu askıya alma; savunma, çip ve yeşil teknoloji üretiminde yaşanabilecek tedarik risklerini yalnızca kısa vadeli olarak hafifletiyor.
Adıbelli’ye göre bugün ABD ile Çin arasında nadir elementler konusunda kısmi bir uzlaşma sağlanmış görünse de bu durum, Çin’in bu alanda dünyanın bir numaralı tedarikçisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu nedenle ABD, hangi adımı atarsa atsın nadir elementlerde Çin’e bağımlı olmaya devam ediyor. Enerji sektöründen savunma sanayiine, yapay zekâdan sağlık teknolojilerine kadar geniş bir kullanım alanına sahip bu hammaddelerin hem çıkarılması hem de işlenmesi açısından ana ve tek merkez hâlâ Çin.
Karabel ise rekabetin yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda jeoekonomik ve jeopolitik bir boyuta taşındığına dikkat çekiyor. Çin’in küresel mıknatıs üretiminde de en az yüzde 90’lık paya sahip olması, nadir toprak elementlerini etkili bir stratejik koz hâline getiriyor. 2025 itibarıyla 17 nadir elementin 12’sine kısıtlama getiren Pekin’in Busan’da bu kararları “geçici olarak askıya alması”, Karabel’e göre geri çekilme değil; baskı aracını daha kontrollü kullanma stratejisi.
Devamı Z Raporu Dergisi Aralık 2025 sayısında…
